GÜZEL ATLAR ÜLKESİ KAPADOKYA


GEZİ İZLENİM
HAFİZE TAŞOLUK
1 Ağustos Cuma 2008
 

 

        Yollardayız!.. Cumanın gidişiyle Cumartesi ve Pazarın gelişi mutlu ediyor bizi.

         Yollardayız!.. Esaslı yolculuğumuzdan bir an olsun sıyrılıp dünyevi bir yolculuk yapmak üzere yollardayız. Görmek için yollardayız, gezerken görmek, görürken de anlamak için yollardayız. Yolculuğumuzun ilk saatlerindeyiz. Bu geziye katılmanın benim için bir ayrıcalık olduğunu söylemek istiyorum. ‘Kapadokya Gezisi’ … Telaffuz ederken dahi bir gizemi çağrıştırıyor, cazibesini kullanıyor. Bu geziye katılmayı öyle çok istedim ki, sonunda kardeşlerimi de ikna etmeyi başardım. Bir yandan da itiraf etmeliyim, yazmaya az buçuk meraklı ve istekli bir yazar aday adayı olarak bu geziden kendime çok güzel yazılar çıkarmayı planlamaya başlamıştım günler öncesinden.

        Yine de kaygı duyduğum hususlar yok değildi. Uzun bir gece yolculuğunu göze almam gerekiyordu. Hiç tanımadığım insanlarla yan yana olacaktım. Hem kalabalık hem de uzun bir yolculukta mutlaka aksaklıklar olurdu. Gittiğime değip değmeyeceği bir muammaydı benim için. Endişe ve merak taşıyan ayaklarım, otobüse bineceğimiz durağa kadar bedenimi ulaştırmayı başardılar ve dahi otobüste yerime oturana kadar bu durum devam etti. Koltuk arkadaşım Rasime Hanım’dı. Önümde Dilek Hanım ve yine Dilek Hanım. Çok sıcak bir karşılama ve güler yüz buldum onlardan. Diğer yolcularla tanışmamız ise sabaha kalmıştı. Ömür Bey bir giriş konuşması yapıp hepimize hayırlı bir yolculuk geçirmemiz temennisini sunarken, hepimizin birbirimizle bir an önce tanışmamız ve kaynaşmamızı istediğini, iletken ve hareketli olmamızı dilediğini söylüyordu. Bu temennilerini yol boyunca mikrofon elinde olduğu zamanlarda tekrar edip durdu.…

       Evet… Şimdilik her şey yolunda, otobüs belirlenen istikamete doğru hızla ilerliyor, bizi gitmek istediğimiz yere ulaştırmak için. Kapadokya’yı görmek isteyen seksen insanın bir an önce varmak için çektiği heyecanı ve merakı gidermek için. Saat gecenin ikisi ve biz yollardayız. Gitmeler için… Yüreğimizdeki gitmeleri kovmak için yollardayız. Yeni yüzler, yeni yerler görmek için yollardayız. Yüreğimizdeki kırıntıları şu an yanından geçmekte olduğumuz Tuz Gölü’nün içinde eritmek için yollardayız. Kendimize gelmek için gidiyoruz. Kendi tarihimizi ve kültürümüzü görmek için gidiyoruz. Saat sabahın yedisi. Güneş çoktan ısıttı bizi, içimizdeki serinliği aldı götürdü bulutların arkasına. Uykusuz gözlerimle güne merhaba diyorum, bugün bana neler yaşatacağını merak ederek. Yaklaşık bir saat içinde rehberimizle buluşacağımız noktaya varacağız. Kahvaltımızı yaptıktan sonra rehberle birlikte gezimiz başlayacak inşallah.

       Rehberimizin ismi Halil. Hedef Ihlara Vadisi ve Ağaçaltı Kilisesi. Yol boyu Ihlara vadisine gelene kadar peribacaları ve volkanik patlamalardan oluşan bölgeyi geçtik.Vadi küçük çatlaklarla başlıyor. Ayrıca geçtiğimiz yol bir zamanlar kervanlar için çok önemli olan İpek yolu. Kapadokya’daki şekillerin hepsi volkanik patlamalar neticesinde oluşmuş. M.Ö 8500 yıllarında Hasan Dağı’nın patlamasıyla birlikte başlayan bu  süreç bin yıllardır sürüyor. Gözle görülür değişiklik için bin yıllar, milyon yıllar geçmesi gerekiyormuş. Yani gördüğümüz ve göreceğimiz taş şekillerin bu hale gelmesi çok uzun yılların sonucunda olmuş. Kapadokya’nın oluşumu hâlen devam ediyormuş.

         385 basamağı inerek ulaştığımız Ihlara Vadisi’nde önce Ağaçaltı Kilisesi’ni ziyaret ediyoruz. Yüz kadar kilise var bu vadide. Kilisenin duvarlarında resimler var. Bu duvar resimlerine “fresk” adı veriliyor. Islak alçı üzerine yapılıyormuş. Kilise, taşlar içine oyularak yapılmış. Aziz resimleri, melek resimleri, Hz. İsa’nın hayatından kesitler var resimlerde. Bu resimler İncil’e göre çizilmiş. Hıristiyanlıkla ilgili bir çok bilgi sunuyor bize bu resimler. Resimlerdeki inanışı ve zihniyeti anlamak hiç zor değil. Her bir resmin ayrı ayrı hikayesi var. Rehberimiz bize resimleri sırasıyla anlatıyor. Her dönemde mutlaka zulme maruz kalan milletler olmuştur. Hıristiyanlar da o dönemde (9 y.y) bazı baskı ve zulümlere maruz bırakılmışlar Roma askerleri tarafından. Bu dönem, Kudüs’te Roma hâkimiyetinin olduğu ilk yüzyıla tekabül ediyor.

        Ağaçaltı Kilisesi’ni ziyaretimizden sonra zaten içinde bulunduğumuz Ihlara Vadisi’nde kısa bir seyir yapıyoruz. İçinde Melendiz çayının da aktığı güzel bir noktadayız. Manzara görülmeye değer. Bazıları ayaklarını suya sokuyor, bazılarımız etrafta kısa turlar atıyoruz. Ama hiçbirimizin unutmadığı bir şey var ki, o da resim çekmek. Gördüğümüz harikaları fotoğraflamak. Kameralar ve fotoğraf makineleri  çalışıyor hemen.

        Ihlara Vadisi’nden yeraltı şehrine geçerken 385 basamak çıkmış olmanın verdiği yorgunluğu atmaya çalışıyoruz hepimiz. İnerken kolaydı ama çıkması bir hayli zor oldu diyebilirim. Ama değer… Her şey iyi gidiyor. Sağlı sollu patates tarlaları arasında uzayan yolda ilerliyoruz. Göz alabildiğine tarlalar, yeşilin güzelliği, İstanbul’un karmaşası ve sıkışıklığıyla kıyas ettiriyor insanı. Uzaklara dalarak huzurla karışık bir hisle hayaller kurduruyor bana. Bir tarlanın ortasında sırtüstü uzanmış gökyüzünü seyrediyorum. Her bir bulutla buluşuyor gözlerim. İsimler takıyorum onlara, birlikte yüksek sesle şarkılar söylüyoruz. Tam ben kurduğum hayalin ortasında mutlu mesut manzaraya dalmışken Onur Bey “Benim de yazıda ismim geçecek mi?” diye soruyor. “Onur Bey, geçeceğinden emin olabilirsiniz” diye cevap veriyorum ben de. Kendisi gezi boyunca çektiği resimlerle gezi günlerimizi ölümsüzleştirmek için çabaladı. Bu arada Onur Bey’e ayrıca teşekkür ediyorum. Beni yazmak hususunda belki farkında olmadan kamçılamış oldu.

        Şu an gördüğüm renk uyumu harika. Sarı ve yeşil tarlalar öyle hoş bir görüntü arz ediyor ki, renklerin tonları beni mest ediyor. Tam karşımızda Erciyes Dağı’nın siluetini gösteriyor Halil Bey. Nemden dolayı çok net göremiyoruz ama az buçuk seçebiliyoruz. Otobüs yolculuğumuz sürerken sağlı sollu terk edilmiş taş evlerden oluşan köyler görüyoruz. Hıristiyanların yaşadığı bu köylerde “Karamanlı kültürü” diye bir kültür oluşmuş ve Karamanlıca diye bir dil bile çıkmış o zamanlar. Şimdilerde zaman zaman torunları gelip şenlikler yaparak atalarını yâd ediyorlarmış. Kapadokya bölgesinde tarihî yerler anlatırken bir tarihlendirme yapılamadığını, ancak yaklaşık olarak 9.y.y veya 10.y.y şeklinde bir zaman verilebildiğini söylüyor Halil Bey.

        Yeraltı şehrine geldik. Halil bey yeraltı şehri ile ilgili bilgiler verirken bir yandan da deneyimlerinden bahsediyor. Yeraltı şehrini gezerken alt katlara doğru iniş yapacağımız için bel ağrısı olanları uyarıyor. Dar ve kısa koridorlardan geçerken dikkatli olmamızı, içerdeyken gruptan ayrılmamamızı, farklı bölmelere geçmememizi yoksa kaybolabileceğimizi, yeraltı şehrinden çıkarken mutlaka güneş gözlüğü takmamız gerektiğini, aksi takdirde geçici körlük yaşanabileceğini söylüyor. Kapalı alanda kalma korkusu yaşayanları da uyarıyor. Rehberimiz Halil Bey, bu uyarıları yaptıktan sonra doğrusu hepimizde az da olsa bir korku oluşuyor. Bizde o dediklerinden olmadığı halde ya olursa endişesiyle heyecanlanıyoruz.

Evet… artık gerçekle yüz yüze gelmenin vakti geldi. Yeraltı şehrine giriyoruz. Hadi bakalım, görelim şu şehri. İçerdeyiz. Oymalar, odalar, mutfak, şaraphane, kilise…Yaşamak için ne gerekiyorsa her şey düşünülmüş ve yapılmış. O zamanın şartlarıyla nasıl yapıldığı hususunda insanı hayrete düşüren ve etkileyen bir insan gücü emeğiyle karşı karşıyayız. Yeraltı şehrindeki mekân ve odaların alçak, dar ve uzun olmasının nedeni düşmanın hareketlerini kısıtlamak içinmiş. Ayrıca bu koridorların duvarlarına aydınlatmak maksadıyla kandil ve mum koymak için küçük oyuklar oyulmuş. Altı kat yeraltına inmişler ve depoluklar bile yapmışlar. Katlar arasında mekânları birbirinden ayıran savunma amaçlı sürgü taşları bulunmakta. İçerden açılan, dışardan açılması mümkün olmayan bu sürgü taşlarının çapı 1-2,5 m, eni 30-50 cm civarında, ağırlıkları ise 200-500 kilogram imiş. Ortalarında yer alan delik kapıyı açıp kapamaya yaradığı gibi, arkadan gelebilecek düşmanı görmeye veya ok ve mızrak gibi silahlarla düşmana saldırmaya yaramaktaymış. Bu sürgü taşları birkaç örnek dışında yerinde kesilmek suretiyle yapılmış. Katlar arasında odaların tavan ve taban kısımlarında iletişim maksadıyla yapılmış, çapı 5-10cm'yi geçmeyen haberleşme delikleri de bulunmakta. Kilise zaman zaman mahkeme olarak da kullanılmış yeraltı şehrinde. Devamlı kapalı alanda kalınması, sıkılma gibi sebepler insanı suça meyilli hale getirebiliyormuş. Hititler yeraltı şehrini kuran ilk medeniyet olarak biliniyormuş. Onlardan sonra gelen medeniyetler de bu şehirlere hep bir şeyler eklemişler. İnsanlar çoğaldıkça yeraltı şehirleri de büyümüş.


       “Yeraltı şehirlerini bu kadar nasıl kazabilmişler?” diye soruyoruz rehberimize. Yeraltı şehirlerini bir nebze olsun kolay kazmalarının nedeni, o bölge toprağının daha yumuşak ve işlemeye daha elverişli olmasındanmış. Bu toprakla yapılan yapılar oksijeni görünce dış kabuğu sertleşir ve yapılar daha dayanıklı hale gelirmiş. Meselâ cami minareleri bu topraktan yapılırmış. Gerçi yeraltı şehrinde sürekli bir yaşam olmamış. Savunma durumlarında, zor hava şartlarında yaşamak ve korunmak için kullanılmış. Yeraltı şehri hakkında bu kadar bilgi yeterli sanırım. Daha fazlası için artık Kapadokya’ya mı gidersiniz bilmem ama bütün samimiyetimle oraları görmenizi çok isterim.

        Yeraltı şehrinin çıkışında hediyelik eşyalar satan tezgâhlar karşılıyor bizi. Bizler özellikle bayanlar daha bir merakla tezgâhlar arasında hızlı olmak koşuluyla bakakalıyoruz. İstanbul’daki yakınlarımıza hatıra olarak bir şeyler almak tek muradımız(!) Neyse! Tekrar otobüslere yerleştikten ve kısa bir yolculuk daha yaptıktan sonra Göreme Açık Hava Müzesinde duruyoruz. Burada birçok kilise var. Bu kiliseler Kızlar Manastırı, Aziz Basil Kilisesi, Barbara Kilisesi, Karanlık Kilise, Katherina Kilisesi, Tokalı Kilise, Elmalı Kilisesi, Yılanlı Kilise ve Çarıklı Kilisesidir. Kiler, mutfak ve yemekhane de mevcut burada. Rehberimiz başımızda. Biz sırasıyla Elmalı Kilise, Yılanlı Kilise ve Çarıklı Kiliselerini ziyaret ediyoruz. Kiliselerin duvarlarında fresk usulü yapılmış resimler var yine. Birçok şey resimlerle tasvir edilmiş ve bugünlere kadar biraz zarar görmüş olsa da korunabilmiş. Meselâ Elmalı Kilisedeki resimler Deesis, Doğum, Üç müneccimin tapınması, Vaftiz, Lazarus’un diriltilmesi, Başkalaşım, Kudüs’e giriş, Son akşam yemeği, İhanet, İsa Golgota yolunda, İsa çarmıhta, İsa’nın gömülmesi, İsa’nın cehenneme inişi, Kadınlar boş mezar başında, İsa’nın göğe çıkışı ve aziz tasvirleri. Ayrıca Tevrat kaynaklı İbrahim Peygamber’in misafirperverliği ve Üç Yahudi gencin fırında yakılması sahnesi resmedilmiş. Yılanlı Kilisede Girişin tam karşısında sol elinde İncil tutan İsa ve yanında kilisenin bânisi, tonozun doğusunda Aziz Onesimus, ejderle savaşan Aziz George ve Aziz Theodore, Gerçek Haç’ı tutan Helena ve oğlu Konstantin; tonozun batısında çıplak, uzun saçlı ve önünde palmiye ağacı bulunan Aziz Onuphrius, yanında takdis pozisyonunda Aziz Thomas ve elinde bir kitapla Aziz Basil bulunuyor. Çarıklı Kilisesinde ise Doğum, Üç müneccimin tapınması, Vaftiz, Lazarus’un diriltilmesi, Başkalaşım, Kudüs’e giriş, İhanet, Kadınlar boş mezar başında, İsa’nın göğe çıkışı ve aziz tasvirleri var.

        Dünya kurulalı beri ne medeniyetler yaşamış, neler neler yapmışlar, nasıl bir hayat sürmüşler… İnsan duyunca hayretler içinde kalıyor. Kültürümüz o kadar zengin ki, bu zenginlik içinde kaybolabilir insan. Sadece bir kilisenin içindeki resimlerden yola çıkarak bize anlatılanlardan anlıyoruz ki, her devirde din için yaşamış insanlar ve mutlaka kutsal kabul ettikleri mekânlar yapmışlar. Hangi medeniyet nerede yaşamışsa kendilerinden kalıcı izler bırakarak sırayı kendilerinden sonrakilere devretmişler.

        Arkadaşlar, Peribacaları bir harika! Televizyonlarda gördüğümüzden çok daha heybetli ve muhteşem görünüyorlar. Gerçekten bir doğa harikası. Peribacalarının bulunduğu vadide durakladığımız zaman herkes görünen manzaradan öyle büyülendi ki, hepimiz hemen resim çekmek ve çektirmek derdine düştük. Arkamıza peribacalarını alıp çektireceğimiz resimlerle İstanbul’a dönünce biraz hava atmak da aklımızdan geçmedi değil.J Tek üzüldüğüm şey vaktimizin fazla olmaması. Zamanımız olsaydı Peribacalarının yanına kadar inerek içlerine girmeyi ve orada biraz vakit geçirmeyi çok isterdim. Bir zamanlar oralarda gezinen, şahlanan atların sesini duyardım belki! Belki rüzgâr, kulağımıza başka sesler de getirirdi. Kapadokya bana olağanüstü bir yer izlenimi verdi. Bu dünyaya ait olmayan bir yer sanki.. Sanki yaşananlar bir masaldan ibaret.. Büyük bir şaşkınlıkla gezdim yeraltı şehrini. Kiliselerdeki havayı temaşa etmek güzeldi. Hayallerimdeki yollar oraya çıkacak bir süre. Etkisi uzun süre kaybolmayacak zihnimden. Ne zaman bir kitapta veya televizyonda görsem sanki o ilk gördüğüm andaki heyecanım saracak bedenimi biliyorum. Başka bir dünyaya ışınlanmış addedeceğim kendimi.

Ve Erciyes… Ovanın ortasında yükselen yalnız ve güzel dağ. Yalnız ama büyük.. Yalnız ama asil.. Yalnız ama tek değil, bütün gözler onun üzerinde. Tarihlerin, savaşların, destanların tanığı.. Yalnız ama tek değil, tek ama yalnız değil.. Ülkemin en güzel dağlarından bir tanesi. Bir yanda Erciyes, bir yanda rüzgârın büyülü bir müzik eşliğinde döne dolaşa gezerken binlerce yılda sevgiyle ve sabırla çıkardığı bir sanat eseri… Tual Kapadokya… Yaradan elinden bir başyapıt…

        Antik dönemde burada yaşayan insanların kısa yaşadığı biliniyormuş. Her şey o kadar güzel ki, kısa da olsa o insanların mutlu yaşadıklarını düşünmek istiyorum. Kayaların içine oyulan içinde nice olayların yaşandığı taştan evler… Yaktıkları ocakların isleri duruyor hala. Elinizle dokunsanız bunu kolayca görebilirsiniz. İnsan bakınca, ocakta yemek pişiren kadını göreceğini, evin babasıyla kızının, meselâ birazdan elinde sepetlerle üzüm bağından döneceğini; sabahtan beri sokakta koşturan küçük yaramaz oğlanın eve girerken hafifçe azarlanacağını görür gibi oluyor… Her şey öyle iyi korunmuş ki, sanki çıkıp gelecekler bir yerlerden izlenimine kapılıyor insan.

        Yolumuza devam ediyoruz. Erciyes Dağı’nın eteklerinden getirilen ve Kızılırmak’ın deltasından toplanan çamurun harmanlanarak karıştırılması ve sonrasında mayalanmaya bırakılarak dinlendirilmesinden sonra meydana gelen çamurun kullanıldığı, pek çok çanak, çömlek ve harika desenleriyle gezenlere bir göz zevki yaşatan atölyedeyiz. Burada çok eğlenceli bir saat geçirdik. On küsur yıldır çömlek işiyle uğraşan, baba yadigarı mesleği sürdürmeye çalışan bir bey bize canlı canlı bir çömlek yapım ziyafeti sunuyor. Arkasından da aramızda bunu denemek isteyen olup olmadığı soruluyor. Bizden sadece Dilek arkadaşımız medenî bir cesaret göstererek grubumuzun namını kurtarıyor. Diğer grupta da yine bir bayan arkadaşımız talip oluyor bu işe. Beyler nedense bu işte arkada kalmayı tercih ediyorlar. Centilmenliklerinden tabiî… Aksi düşünülemezJ

        Kayseri’ye geçmeden konağın asmalısını da ziyaret etmeyi ihmal etmedik elbette. Televizyon dizisiyle adını iyice duyuran meşhur Asmalı Konak. Dizideki karakterlerin odaları, görmek ve ayırt edebilmek isteyenler için isimleriyle belirtilmiş. ‘Zeynep’in odası’ ‘Seymen’in odası’ gibi. Konağa giriş ücretli. Sümbül Hanım’ın odası hediyelik ve yöresel eşyalarla süslenmiş, satış amacıyla tabiî.. Hem gezeceksiniz, gezerken de illâ ki bir şeyler bakacaksınız. Alıp almamak size kalmış. Yani her şeyin ticaretini yapmayı biliyoruz biz Türkler. Lakin konağa diyecek bir lafım yok. Çok güzeldi, çevresi de çok güzeldi. Daracık taş sokaklar! Çok nostaljik değil mi? Velhasıl, Asmalı Konak’ı görüp merakımızı giderdikten sonra artık kalacağımız otele geçmek için yollanıyoruz. Kayseri’ye geçiyoruz. Akşam yemeğinden sonra herkes odasına yerleşiyor. Uykusuz gözler daha fazla karşı koyamıyor ve bir an önce odasına gidip yatması için sahibine yalvarıyor.

        Kayseri, görmeyi beklediğimin çok üstünde bir güzelliğe sahip. Bizim kaldığımız otel tam merkezdeydi. Çok modern ve ilerleyişi yakalamış bir şehir. Akşam namazından çıkışta ise öyle hoş bir tevafuk oldu ki, ayarlansa belki böyle denk gelmezdi. Namazdan çıkmış az ilerdeki toplanacağımız otelin önündeki noktaya doğru ilerliyorduk ki, arkamızdan duyduğumuz seslerle bütün başlar o tarafa yöneldik. Meçhul bir grup havaî fişekleri gökyüzüne gönderiyordu. Hangi kelimeyi kullanırsam kullanayım o ânı anlatmak sönük kalacak eminim. Biz yolcular “Acaba bizim organizasyonun bir parçası mı?” diye bu olayı kendimize çevirsek de sebep başkaydı. Ömür Bey ise bizlere “Bakın bunu sizler için ayarladık, biz böyle yaparız işte” diyordu keyifle. Akabinde “Arkadaşlar bunun tam bu dakikada olmasının bir hikmeti olmalı, Rabbim sanki bizler için ayarlamış, olayların arka yüzünü okumayı bilelim” diyerek bizleri neşelendiriyordu. Allah Ömür beyden razı olsun. Bu gezinin iyi geçmesi için elinden geleni hatta gelmeyeni bile yaptı. Çok uğraştı. Diğer görevliler de… Onur bey, İslâm bey, Mustafa bey… Belki ismini bilmediğim birçok kişi… Çok uğraştılar. İlgileri, güler yüzleri, neşeleri… hiç eksilmedi. Bir husus var ki belirtmeden geçemeyeceğim. Ömür Bey’in ve İslâm Bey’in sponsorluğunda başlatılan ve yolculuğumuzun sonuna kadar da devam eden iki otobüs arasındaki tatlı rekabet. Şöyle ki; benim de içinde bulunduğum otobüs Klas grubu, rehberimiz ise Ömür Bey; diğer otobüs Bulvar grubu ve onların rehberi ise İslâm Bey. Bu iki grup arasında yolculuk esnasında esen tatlı fakat az da olsa yaramazlık eden bir rüzgâr bizlere yol boyu eşlik etti, bizi hareketlendirdi. Bulvar grubuna karşı ezik olmamak için elimizden geleni yaptık. Özellikle yolculuğumuzun olmazsa olmaz yolcularından olan neşeli ve aktif arkadaşımız Dilek Çiftçi Hanım bu konuda azamî gayret sarf etti. Niyetimiz kötü değildi inanın! Maksadımız sadece yolculuğumuzu daha eğlenceli hâle getirmek ve birbirimizle kaynaşmaktı. Hepsi bu!…

        Neyse! Nerde kalmıştık… Evet… En son Kayseri’deydik. Akşamın güzelliği ve bereketi ve de mübarekliği güzel bir sürpriz yaptı ilk kez Kayseri’ye gelenler için. Gezimizin son gününü burada geçirdik. Sabah 10.00’da otelden çıkışımızı gerçekleştirdik ve Kayseri şehir turuna başladık. Burada ilk ziyaret mekanımız Seyyid Burhaneddin Hazretleri’nin türbesi oldu. Kayseri’ye uğrayacağımızı söylediğim bir arkadaşım bana “Kayseri’ye ilk defa gelen birisi şehri şöyle bir turlamaya kalksa Kayseri’nin bir Erciyes zirvesine bakar, hayran olur; bir de Seyyid Burhaneddin Hazretleri’nin şehre verdiği manevi zirveyi görür, ona hayran olur” demişti. Arkadaşımın söylediğini hem Erciyes’i gördüğüm zaman hem de Seyyid Burhaneddin Hazretleri’nin türbesini ziyaret ettiğim zaman daha iyi anladım. Türbede dua ederken içimin titrediğini, oradaki iklimi soluduğumu hissettim. Hatta bir ara böylesi mübarek bir mekânda dua etme fırsatı yakalamanın verdiği mahzunlukla ağlamamak için kendimi zor tuttum.

        Vaktimiz kısıtlı olduğu için kendimizi toparlayıp otobüslere biniyoruz ve şehri kuşbakışı seyretmek için Talas’a geçiyoruz. Talas, Kayseri’de tarihî dokusuyla, eskiye ait birbirinden güzel ev, köşk ve villalarıyla nefis bir sayfiye yeri imiş. Buradan şehri seyretmek bir harika. Bütün şehir gözlerimizin önünde serili sanki. Evet… Vakit daralıyor ve hızlı olmak zorundayız. Nevşehir’e dönüyoruz tekrar…Burada da Hacı Bektaş Veli’nin türbesi ve mezarlığını dikkatli bir şekilde dolaşıyoruz. Büyük bir alan. Sırayla bütün mezarların başında dualarımızı edip ziyaretlerimizi tamamlıyoruz. 1964 yılından bu yana 16-18 Ağustos tarihleri arasında belki de Türkiye’nin en hacimli etkinliği olarak Hacı Bektaş Veli’yi Anma Törenleri aralıksız 40 yıldır burada düzenlenmekte olduğunu  hatırlatayım.

        Gezinin sonlarına doğru ilerlemekteyiz. Bu gezi hakkında yazı yazma görevini ben üstlendim. Yazma konusunda ehil bir kişi değilim. Bu nedenle hatalarım olduysa affınıza sığınıyorum. Bu geziyi en güzel şekilde nasıl anlatabilirimin kaygısını taşıdım yol boyu. Kapadokya gezisi çok güzel ve verimli geçti. Belki bir daha gelmeye fırsat bulamayacağım böylesi bir gezi yapmak ve de bunu Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği ayrıcalığı ile tamamlamak çok büyük kazanımlar yaşattı bana. Organizasyondan çok memnun kaldığımı(zı) ve beklentilerimin çok üzerinde geçtiğini belirtmek isterim. Her şey düşünülmüş, hazırlıklar günler öncesinden ayarlanmış. Gezimizin ilk günü öğle yemeği yediğimiz Taşhan yemek lokantası çok güzeldi. Dışardan bakınca iç güzelliğinin asla tahmin edilemeyeceği bir yerdi. Yolculuk esnasında kurulan arkadaşlıkların tadı ise bambaşka lezzetler bıraktı hepimizde. Kısa zamanda kaynaşma sağlandı. Ömür Bey’in yolculuğumuzun başından beri bizlere ‘birbirimizle kaynaşalım’ telkinlerini hepimiz birer görev addedip uygulamaya çalıştık. Dönüş yolunda yine Ömür Bey’in ısrarları ile sırayla herkesin mikrofona çağrılıp kendini tanıtması ve gezi hakkındaki düşüncelerinin aktarılmasıyla alâkalı bir konuşma yapmak fikri başta hepimizi biraz gerdi. Herkes kendisine sıra gelene kadar kalkınca neler söyleyebileceğinin provasını yapıyordu. Fıkralar anlatılıyor, söylenen şarkılara eşlik ediliyordu. Ortam sıcak bir havayla sarmalanmıştı.

 

Ve bugün Kapadokya bölgesinde yaşayanlar, bir büyülü diyarda, beyaz bir toprak, muhteşem bir gün batımı, üzüm bağları arasında ne kadar mutlu olmaları gerektiğini ve ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mı acaba...

Gördüklerimiz hayalden gerçeğe dönüşmüş olsa da mesafeler korkutmamalı gözümüzü, bir kere görmek yetmemeli bize. Düşlerimizdeki Kapadokya tüm gerçekliğiyle nakşedilse de zihnimize, içimizdeki atları sürmeliyiz üzerine…

Ve şu fikre kapılıyor insan elinde olmadan…

Binlerce yıl geçse de üstünden, aslında en ortak paydamız …

İNSAN OLMAK…

BU ÖYLE BİR ŞEY Kİ…BÜTÜN FARKLARI KALDIRIYOR ORTADAN…

Ve bizi anlar kılıyor, orada neler yaşandığını binlerce yıl önce ve hatta neler yaşanacağını binlerce yıl sonra bile…

 

*****

 

Yolcuğumuzun favori şarkısı ve bizlere güç veren sesiyle seslendirdiği “Karadır kaşların” türküsünün eşsiz yorumcusu Ömür Bey’in sesi hala kulaklarımdaJ

Evet arkadaşlar bir daha…

Karadır kaşların ferman yazdırır
Bu dert beni diyar diyar gezdirir
Lokman Hekim gelse yaram azdırır
Yaramı sarmaya yar kendi gelsin

Ormanlardan aşağı aşar gelirim
Nazlı yâri kaybettim ağlar gezerim
Ormanların gümbürtüsü başıma vurur
Nazlı yârin hayali karşımda durur

Karadır kaşların benzer kömüre
Yardan ayrılması zarar ömüre
Kollarımdan bağlasalar zincire
Kırarım zinciri vararım yâre

Ormanlardan aşağı aşar gelirim
Nazlı yari kaybettim ağlar gezerim
Ormanların gümbürtüsü başıma vurur
Nazlı yarin hayali karşımda durur

Her şey için TEŞEKKÜRLER!...

 




25-26-27 Temmuz
 Kapadokya
gezi fotoğrafları

 için tıklayınız














 

© Copyright 2007 Tarih ve Kültür Araştırma Derneği