|
Yollardayız!.. Cumanın gidişiyle Cumartesi ve Pazarın gelişi
mutlu ediyor bizi.
Yollardayız!.. Esaslı
yolculuğumuzdan bir an olsun sıyrılıp dünyevi bir yolculuk
yapmak üzere yollardayız. Görmek için yollardayız, gezerken
görmek, görürken de anlamak için yollardayız. Yolculuğumuzun
ilk saatlerindeyiz. Bu geziye katılmanın benim için bir
ayrıcalık olduğunu söylemek istiyorum. ‘Kapadokya Gezisi’ …
Telaffuz ederken dahi bir gizemi çağrıştırıyor, cazibesini
kullanıyor. Bu geziye katılmayı öyle çok istedim ki, sonunda
kardeşlerimi de ikna etmeyi başardım. Bir yandan da itiraf
etmeliyim, yazmaya az buçuk meraklı ve istekli bir yazar
aday adayı olarak bu geziden kendime çok güzel yazılar
çıkarmayı planlamaya başlamıştım günler öncesinden.
Yine de kaygı duyduğum hususlar yok
değildi. Uzun bir gece yolculuğunu göze almam gerekiyordu.
Hiç tanımadığım insanlarla yan yana olacaktım. Hem kalabalık
hem de uzun bir yolculukta mutlaka aksaklıklar olurdu.
Gittiğime değip değmeyeceği bir muammaydı benim için. Endişe
ve merak taşıyan ayaklarım, otobüse bineceğimiz durağa kadar
bedenimi ulaştırmayı başardılar ve dahi otobüste yerime
oturana kadar bu durum devam etti. Koltuk arkadaşım Rasime
Hanım’dı. Önümde Dilek Hanım ve yine Dilek Hanım. Çok sıcak
bir karşılama ve güler yüz buldum onlardan. Diğer yolcularla
tanışmamız ise sabaha kalmıştı. Ömür Bey bir giriş konuşması
yapıp hepimize hayırlı bir yolculuk geçirmemiz temennisini
sunarken, hepimizin birbirimizle bir an önce tanışmamız ve
kaynaşmamızı istediğini, iletken ve hareketli olmamızı
dilediğini söylüyordu. Bu temennilerini yol boyunca mikrofon
elinde olduğu zamanlarda tekrar edip durdu.…
Evet… Şimdilik her şey
yolunda, otobüs belirlenen istikamete doğru hızla ilerliyor,
bizi gitmek istediğimiz yere ulaştırmak için. Kapadokya’yı
görmek isteyen seksen insanın bir an önce varmak için
çektiği heyecanı ve merakı gidermek için. Saat gecenin ikisi
ve biz yollardayız. Gitmeler için… Yüreğimizdeki gitmeleri
kovmak için yollardayız. Yeni yüzler, yeni yerler görmek
için yollardayız. Yüreğimizdeki kırıntıları şu an yanından
geçmekte olduğumuz Tuz Gölü’nün içinde eritmek için
yollardayız. Kendimize gelmek için gidiyoruz. Kendi
tarihimizi ve kültürümüzü görmek için gidiyoruz. Saat
sabahın yedisi. Güneş çoktan ısıttı bizi, içimizdeki
serinliği aldı götürdü bulutların arkasına. Uykusuz
gözlerimle güne merhaba diyorum, bugün bana neler
yaşatacağını merak ederek. Yaklaşık bir saat içinde
rehberimizle buluşacağımız noktaya varacağız. Kahvaltımızı
yaptıktan sonra rehberle birlikte gezimiz başlayacak
inşallah.
Rehberimizin ismi Halil. Hedef Ihlara
Vadisi ve Ağaçaltı Kilisesi. Yol boyu Ihlara vadisine gelene
kadar peribacaları ve volkanik patlamalardan oluşan bölgeyi
geçtik.Vadi küçük çatlaklarla başlıyor. Ayrıca geçtiğimiz
yol bir zamanlar kervanlar için çok önemli olan İpek yolu.
Kapadokya’daki şekillerin hepsi volkanik patlamalar
neticesinde oluşmuş. M.Ö 8500 yıllarında Hasan Dağı’nın
patlamasıyla birlikte başlayan bu süreç bin yıllardır
sürüyor. Gözle görülür değişiklik için bin yıllar, milyon
yıllar geçmesi gerekiyormuş. Yani gördüğümüz ve göreceğimiz
taş şekillerin bu hale gelmesi çok uzun yılların sonucunda
olmuş. Kapadokya’nın oluşumu hâlen devam ediyormuş.
385 basamağı inerek ulaştığımız
Ihlara Vadisi’nde önce Ağaçaltı Kilisesi’ni ziyaret
ediyoruz. Yüz kadar kilise var bu vadide. Kilisenin
duvarlarında resimler var. Bu duvar resimlerine “fresk” adı
veriliyor. Islak alçı üzerine yapılıyormuş. Kilise, taşlar
içine oyularak yapılmış. Aziz resimleri, melek resimleri,
Hz. İsa’nın hayatından kesitler var resimlerde. Bu resimler
İncil’e göre çizilmiş. Hıristiyanlıkla ilgili bir çok bilgi
sunuyor bize bu resimler. Resimlerdeki inanışı ve zihniyeti
anlamak hiç zor değil. Her bir resmin ayrı ayrı hikayesi
var. Rehberimiz bize resimleri sırasıyla anlatıyor. Her
dönemde mutlaka zulme maruz kalan milletler olmuştur.
Hıristiyanlar da o dönemde (9 y.y) bazı baskı ve zulümlere
maruz bırakılmışlar Roma askerleri tarafından. Bu dönem,
Kudüs’te Roma hâkimiyetinin olduğu ilk yüzyıla tekabül
ediyor.
Ağaçaltı Kilisesi’ni ziyaretimizden
sonra zaten içinde bulunduğumuz Ihlara Vadisi’nde kısa bir
seyir yapıyoruz. İçinde Melendiz çayının da aktığı güzel bir
noktadayız. Manzara görülmeye değer. Bazıları ayaklarını
suya sokuyor, bazılarımız etrafta kısa turlar atıyoruz. Ama
hiçbirimizin unutmadığı bir şey var ki, o da resim çekmek.
Gördüğümüz harikaları fotoğraflamak. Kameralar ve fotoğraf
makineleri çalışıyor hemen.
Ihlara Vadisi’nden yeraltı şehrine
geçerken 385 basamak çıkmış olmanın verdiği yorgunluğu
atmaya çalışıyoruz hepimiz. İnerken kolaydı ama çıkması bir
hayli zor oldu diyebilirim. Ama değer… Her şey iyi gidiyor.
Sağlı sollu patates tarlaları arasında uzayan yolda
ilerliyoruz. Göz alabildiğine tarlalar, yeşilin güzelliği,
İstanbul’un karmaşası ve sıkışıklığıyla kıyas ettiriyor
insanı. Uzaklara dalarak huzurla karışık bir hisle hayaller
kurduruyor bana. Bir tarlanın ortasında sırtüstü uzanmış
gökyüzünü seyrediyorum. Her bir bulutla buluşuyor gözlerim.
İsimler takıyorum onlara, birlikte yüksek sesle şarkılar
söylüyoruz. Tam ben kurduğum hayalin ortasında mutlu mesut
manzaraya dalmışken Onur Bey “Benim de yazıda ismim geçecek
mi?” diye soruyor. “Onur Bey, geçeceğinden emin
olabilirsiniz” diye cevap veriyorum ben de. Kendisi gezi
boyunca çektiği resimlerle gezi günlerimizi ölümsüzleştirmek
için çabaladı. Bu arada Onur Bey’e ayrıca teşekkür ediyorum.
Beni yazmak hususunda belki farkında olmadan kamçılamış
oldu.
Şu an gördüğüm renk uyumu harika.
Sarı ve yeşil tarlalar öyle hoş bir görüntü arz ediyor ki,
renklerin tonları beni mest ediyor. Tam karşımızda Erciyes
Dağı’nın siluetini gösteriyor Halil Bey. Nemden dolayı çok
net göremiyoruz ama az buçuk seçebiliyoruz. Otobüs
yolculuğumuz sürerken sağlı sollu terk edilmiş taş evlerden
oluşan köyler görüyoruz. Hıristiyanların yaşadığı bu
köylerde “Karamanlı kültürü” diye bir kültür oluşmuş ve
Karamanlıca diye bir dil bile çıkmış o zamanlar. Şimdilerde
zaman zaman torunları gelip şenlikler yaparak atalarını yâd
ediyorlarmış. Kapadokya bölgesinde tarihî yerler anlatırken
bir tarihlendirme yapılamadığını, ancak yaklaşık olarak
9.y.y veya 10.y.y şeklinde bir zaman verilebildiğini
söylüyor Halil Bey.
Yeraltı şehrine geldik. Halil bey
yeraltı şehri ile ilgili bilgiler verirken bir yandan da
deneyimlerinden bahsediyor. Yeraltı şehrini gezerken alt
katlara doğru iniş yapacağımız için bel ağrısı olanları
uyarıyor. Dar ve kısa koridorlardan geçerken dikkatli
olmamızı, içerdeyken gruptan ayrılmamamızı, farklı bölmelere
geçmememizi yoksa kaybolabileceğimizi, yeraltı şehrinden
çıkarken mutlaka güneş gözlüğü takmamız gerektiğini, aksi
takdirde geçici körlük yaşanabileceğini söylüyor. Kapalı
alanda kalma korkusu yaşayanları da uyarıyor. Rehberimiz
Halil Bey, bu uyarıları yaptıktan sonra doğrusu hepimizde az
da olsa bir korku oluşuyor. Bizde o dediklerinden olmadığı
halde ya olursa endişesiyle heyecanlanıyoruz.
Evet… artık
gerçekle yüz yüze gelmenin vakti geldi. Yeraltı şehrine
giriyoruz. Hadi bakalım, görelim şu şehri. İçerdeyiz.
Oymalar, odalar, mutfak, şaraphane, kilise…Yaşamak için ne
gerekiyorsa her şey düşünülmüş ve yapılmış. O zamanın
şartlarıyla nasıl yapıldığı hususunda insanı hayrete düşüren
ve etkileyen bir insan gücü emeğiyle karşı karşıyayız.
Yeraltı şehrindeki mekân ve odaların alçak, dar ve uzun
olmasının nedeni düşmanın hareketlerini kısıtlamak içinmiş.
Ayrıca bu koridorların duvarlarına aydınlatmak maksadıyla
kandil ve mum koymak için küçük oyuklar oyulmuş. Altı kat
yeraltına inmişler ve depoluklar bile yapmışlar. Katlar
arasında mekânları birbirinden ayıran savunma amaçlı sürgü
taşları bulunmakta. İçerden açılan, dışardan açılması mümkün
olmayan bu sürgü taşlarının çapı 1-2,5 m, eni 30-50 cm
civarında, ağırlıkları ise 200-500 kilogram imiş.
Ortalarında yer alan delik kapıyı açıp kapamaya yaradığı
gibi, arkadan gelebilecek düşmanı görmeye veya ok ve mızrak
gibi silahlarla düşmana saldırmaya yaramaktaymış. Bu sürgü
taşları birkaç örnek dışında yerinde kesilmek suretiyle
yapılmış. Katlar arasında odaların tavan ve taban
kısımlarında iletişim maksadıyla yapılmış, çapı 5-10cm'yi
geçmeyen haberleşme delikleri de bulunmakta. Kilise zaman
zaman mahkeme olarak da kullanılmış yeraltı şehrinde.
Devamlı kapalı alanda kalınması, sıkılma gibi sebepler
insanı suça meyilli hale getirebiliyormuş. Hititler yeraltı
şehrini kuran ilk medeniyet olarak biliniyormuş. Onlardan
sonra gelen medeniyetler de bu şehirlere hep bir şeyler
eklemişler. İnsanlar çoğaldıkça yeraltı şehirleri de
büyümüş.
“Yeraltı şehirlerini bu kadar nasıl
kazabilmişler?” diye soruyoruz rehberimize. Yeraltı
şehirlerini bir nebze olsun kolay kazmalarının nedeni, o
bölge toprağının daha yumuşak ve işlemeye daha elverişli
olmasındanmış. Bu toprakla yapılan yapılar oksijeni görünce
dış kabuğu sertleşir ve yapılar daha dayanıklı hale
gelirmiş. Meselâ cami minareleri bu topraktan yapılırmış.
Gerçi yeraltı şehrinde sürekli bir yaşam olmamış. Savunma
durumlarında, zor hava şartlarında yaşamak ve korunmak için
kullanılmış. Yeraltı şehri hakkında bu kadar bilgi yeterli
sanırım. Daha fazlası için artık Kapadokya’ya mı gidersiniz
bilmem ama bütün samimiyetimle oraları görmenizi çok
isterim.
Yeraltı şehrinin çıkışında hediyelik
eşyalar satan tezgâhlar karşılıyor bizi. Bizler özellikle
bayanlar daha bir merakla tezgâhlar arasında hızlı olmak
koşuluyla bakakalıyoruz. İstanbul’daki yakınlarımıza hatıra
olarak bir şeyler almak tek muradımız(!) Neyse! Tekrar
otobüslere yerleştikten ve kısa bir yolculuk daha yaptıktan
sonra Göreme Açık Hava Müzesinde duruyoruz. Burada birçok
kilise var. Bu kiliseler Kızlar Manastırı, Aziz Basil
Kilisesi, Barbara Kilisesi, Karanlık Kilise, Katherina
Kilisesi, Tokalı Kilise, Elmalı Kilisesi, Yılanlı Kilise ve
Çarıklı Kilisesidir. Kiler, mutfak ve yemekhane de
mevcut burada. Rehberimiz başımızda. Biz
sırasıyla Elmalı Kilise, Yılanlı Kilise ve Çarıklı
Kiliselerini ziyaret ediyoruz. Kiliselerin duvarlarında
fresk usulü yapılmış resimler var yine. Birçok şey
resimlerle tasvir edilmiş ve bugünlere kadar biraz zarar
görmüş olsa da korunabilmiş. Meselâ Elmalı Kilisedeki
resimler Deesis, Doğum, Üç müneccimin tapınması, Vaftiz,
Lazarus’un diriltilmesi, Başkalaşım, Kudüs’e giriş, Son
akşam yemeği, İhanet, İsa Golgota yolunda, İsa çarmıhta,
İsa’nın gömülmesi, İsa’nın cehenneme inişi, Kadınlar boş
mezar başında, İsa’nın göğe çıkışı ve aziz tasvirleri.
Ayrıca Tevrat kaynaklı İbrahim Peygamber’in
misafirperverliği ve Üç Yahudi gencin fırında yakılması
sahnesi resmedilmiş. Yılanlı Kilisede Girişin tam
karşısında sol elinde İncil tutan İsa ve yanında kilisenin
bânisi, tonozun doğusunda Aziz Onesimus, ejderle savaşan
Aziz George ve Aziz Theodore, Gerçek Haç’ı tutan Helena ve
oğlu Konstantin; tonozun batısında çıplak, uzun saçlı ve
önünde palmiye ağacı bulunan Aziz Onuphrius, yanında takdis
pozisyonunda Aziz Thomas ve elinde bir kitapla Aziz Basil
bulunuyor. Çarıklı Kilisesinde ise Doğum, Üç
müneccimin tapınması, Vaftiz, Lazarus’un diriltilmesi,
Başkalaşım, Kudüs’e giriş, İhanet, Kadınlar boş mezar
başında, İsa’nın göğe çıkışı ve aziz tasvirleri var.
Dünya kurulalı beri ne medeniyetler
yaşamış, neler neler yapmışlar, nasıl bir hayat sürmüşler…
İnsan duyunca hayretler içinde kalıyor. Kültürümüz o kadar
zengin ki, bu zenginlik içinde kaybolabilir insan. Sadece
bir kilisenin içindeki resimlerden yola çıkarak bize
anlatılanlardan anlıyoruz ki, her devirde din için yaşamış
insanlar ve mutlaka kutsal kabul ettikleri mekânlar
yapmışlar. Hangi medeniyet nerede yaşamışsa kendilerinden
kalıcı izler bırakarak sırayı kendilerinden sonrakilere
devretmişler.
Arkadaşlar, Peribacaları bir harika!
Televizyonlarda gördüğümüzden çok daha heybetli ve muhteşem
görünüyorlar. Gerçekten bir doğa harikası. Peribacalarının
bulunduğu vadide durakladığımız zaman herkes görünen
manzaradan öyle büyülendi ki, hepimiz hemen resim çekmek ve
çektirmek derdine düştük. Arkamıza peribacalarını alıp
çektireceğimiz resimlerle İstanbul’a dönünce biraz hava
atmak da aklımızdan geçmedi değil.J
Tek üzüldüğüm şey vaktimizin fazla olmaması. Zamanımız
olsaydı Peribacalarının yanına kadar inerek içlerine girmeyi
ve orada biraz vakit geçirmeyi çok isterdim. Bir zamanlar
oralarda gezinen, şahlanan atların sesini duyardım belki!
Belki rüzgâr, kulağımıza başka sesler de getirirdi.
Kapadokya bana olağanüstü bir yer izlenimi verdi. Bu dünyaya
ait olmayan bir yer sanki.. Sanki yaşananlar bir masaldan
ibaret.. Büyük bir şaşkınlıkla gezdim yeraltı şehrini.
Kiliselerdeki havayı temaşa etmek güzeldi. Hayallerimdeki
yollar oraya çıkacak bir süre. Etkisi uzun süre
kaybolmayacak zihnimden. Ne zaman bir kitapta veya
televizyonda görsem sanki o ilk gördüğüm andaki heyecanım
saracak bedenimi biliyorum. Başka bir dünyaya ışınlanmış
addedeceğim kendimi.
Ve Erciyes…
Ovanın ortasında yükselen yalnız ve güzel dağ. Yalnız ama
büyük.. Yalnız ama asil.. Yalnız ama tek değil, bütün gözler
onun üzerinde. Tarihlerin, savaşların, destanların tanığı..
Yalnız ama tek değil, tek ama yalnız değil.. Ülkemin en
güzel dağlarından bir tanesi. Bir yanda Erciyes, bir yanda
rüzgârın büyülü bir müzik eşliğinde döne dolaşa gezerken
binlerce yılda sevgiyle ve sabırla çıkardığı bir sanat
eseri… Tual Kapadokya… Yaradan elinden bir başyapıt…
Antik dönemde burada yaşayan
insanların kısa yaşadığı biliniyormuş. Her şey o kadar güzel
ki, kısa da olsa o insanların mutlu yaşadıklarını düşünmek
istiyorum. Kayaların içine oyulan içinde nice olayların
yaşandığı taştan evler… Yaktıkları ocakların isleri duruyor
hala. Elinizle dokunsanız bunu kolayca görebilirsiniz. İnsan
bakınca, ocakta yemek pişiren kadını göreceğini, evin
babasıyla kızının, meselâ birazdan elinde sepetlerle üzüm
bağından döneceğini; sabahtan beri sokakta koşturan küçük
yaramaz oğlanın eve girerken hafifçe azarlanacağını görür
gibi oluyor… Her şey öyle iyi korunmuş ki, sanki çıkıp
gelecekler bir yerlerden izlenimine kapılıyor insan.
Yolumuza devam ediyoruz.
Erciyes Dağı’nın eteklerinden getirilen ve Kızılırmak’ın
deltasından toplanan çamurun harmanlanarak karıştırılması ve
sonrasında mayalanmaya bırakılarak dinlendirilmesinden sonra
meydana gelen çamurun kullanıldığı, pek çok çanak, çömlek ve
harika desenleriyle gezenlere bir göz zevki yaşatan
atölyedeyiz.
Burada çok eğlenceli bir
saat geçirdik. On küsur yıldır çömlek işiyle uğraşan, baba
yadigarı mesleği sürdürmeye çalışan bir bey bize canlı canlı
bir çömlek yapım ziyafeti sunuyor. Arkasından da aramızda
bunu denemek isteyen olup olmadığı soruluyor. Bizden sadece
Dilek arkadaşımız medenî bir cesaret göstererek grubumuzun
namını kurtarıyor. Diğer grupta da yine bir bayan
arkadaşımız talip oluyor bu işe. Beyler nedense bu işte
arkada kalmayı tercih ediyorlar. Centilmenliklerinden tabiî…
Aksi düşünülemezJ
Kayseri’ye geçmeden konağın
asmalısını da ziyaret etmeyi ihmal etmedik elbette.
Televizyon dizisiyle adını iyice duyuran meşhur Asmalı
Konak. Dizideki karakterlerin odaları, görmek ve ayırt
edebilmek isteyenler için isimleriyle belirtilmiş.
‘Zeynep’in odası’ ‘Seymen’in odası’ gibi. Konağa giriş
ücretli. Sümbül Hanım’ın odası hediyelik ve yöresel
eşyalarla süslenmiş, satış amacıyla tabiî.. Hem
gezeceksiniz, gezerken de illâ ki bir şeyler bakacaksınız.
Alıp almamak size kalmış. Yani her şeyin ticaretini yapmayı
biliyoruz biz Türkler. Lakin konağa diyecek bir lafım yok.
Çok güzeldi, çevresi de çok güzeldi. Daracık taş sokaklar!
Çok nostaljik değil mi? Velhasıl, Asmalı Konak’ı görüp
merakımızı giderdikten sonra artık kalacağımız otele geçmek
için yollanıyoruz. Kayseri’ye geçiyoruz. Akşam yemeğinden
sonra herkes odasına yerleşiyor. Uykusuz gözler daha fazla
karşı koyamıyor ve bir an önce odasına gidip yatması için
sahibine yalvarıyor.
Kayseri, görmeyi beklediğimin çok
üstünde bir güzelliğe sahip. Bizim kaldığımız otel tam
merkezdeydi. Çok modern ve ilerleyişi yakalamış bir şehir.
Akşam namazından çıkışta ise öyle hoş bir tevafuk oldu ki,
ayarlansa belki böyle denk gelmezdi. Namazdan çıkmış az
ilerdeki toplanacağımız otelin önündeki noktaya doğru
ilerliyorduk ki, arkamızdan duyduğumuz seslerle bütün başlar
o tarafa yöneldik. Meçhul bir grup havaî fişekleri gökyüzüne
gönderiyordu. Hangi kelimeyi kullanırsam kullanayım o ânı
anlatmak sönük kalacak eminim. Biz yolcular “Acaba bizim
organizasyonun bir parçası mı?” diye bu olayı kendimize
çevirsek de sebep başkaydı. Ömür Bey ise bizlere “Bakın bunu
sizler için ayarladık, biz böyle yaparız işte” diyordu
keyifle. Akabinde “Arkadaşlar bunun tam bu dakikada
olmasının bir hikmeti olmalı, Rabbim sanki bizler için
ayarlamış, olayların arka yüzünü okumayı bilelim” diyerek
bizleri neşelendiriyordu. Allah Ömür beyden razı olsun. Bu
gezinin iyi geçmesi için elinden geleni hatta gelmeyeni bile
yaptı. Çok uğraştı. Diğer görevliler de… Onur bey, İslâm
bey, Mustafa bey… Belki ismini bilmediğim birçok kişi… Çok
uğraştılar. İlgileri, güler yüzleri, neşeleri… hiç
eksilmedi. Bir husus var ki belirtmeden geçemeyeceğim. Ömür
Bey’in ve İslâm Bey’in sponsorluğunda başlatılan ve
yolculuğumuzun sonuna kadar da devam eden iki otobüs
arasındaki tatlı rekabet. Şöyle ki; benim de içinde
bulunduğum otobüs Klas grubu, rehberimiz ise Ömür Bey; diğer
otobüs Bulvar grubu ve onların rehberi ise İslâm Bey. Bu iki
grup arasında yolculuk esnasında esen tatlı fakat az da olsa
yaramazlık eden bir rüzgâr bizlere yol boyu eşlik etti, bizi
hareketlendirdi. Bulvar grubuna karşı ezik olmamak için
elimizden geleni yaptık. Özellikle yolculuğumuzun olmazsa
olmaz yolcularından olan neşeli ve aktif arkadaşımız Dilek
Çiftçi Hanım bu konuda azamî gayret sarf etti. Niyetimiz
kötü değildi inanın! Maksadımız sadece yolculuğumuzu daha
eğlenceli hâle getirmek ve birbirimizle kaynaşmaktı. Hepsi
bu!…
Neyse! Nerde kalmıştık… Evet… En son
Kayseri’deydik. Akşamın güzelliği ve bereketi ve de
mübarekliği güzel bir sürpriz yaptı ilk kez Kayseri’ye
gelenler için. Gezimizin son gününü burada geçirdik. Sabah
10.00’da otelden çıkışımızı gerçekleştirdik ve Kayseri şehir
turuna başladık. Burada ilk ziyaret mekanımız Seyyid
Burhaneddin Hazretleri’nin türbesi oldu. Kayseri’ye
uğrayacağımızı söylediğim bir arkadaşım bana “Kayseri’ye
ilk defa gelen birisi şehri şöyle bir turlamaya kalksa
Kayseri’nin bir Erciyes zirvesine bakar, hayran olur; bir de
Seyyid Burhaneddin Hazretleri’nin şehre verdiği manevi
zirveyi görür, ona hayran olur” demişti. Arkadaşımın
söylediğini hem Erciyes’i gördüğüm zaman hem de Seyyid
Burhaneddin Hazretleri’nin türbesini ziyaret ettiğim zaman
daha iyi anladım. Türbede dua ederken içimin titrediğini,
oradaki iklimi soluduğumu hissettim. Hatta bir ara böylesi
mübarek bir mekânda dua etme fırsatı yakalamanın verdiği
mahzunlukla ağlamamak için kendimi zor tuttum.
Vaktimiz kısıtlı olduğu için kendimizi toparlayıp otobüslere
biniyoruz ve şehri kuşbakışı seyretmek için Talas’a
geçiyoruz. Talas, Kayseri’de tarihî dokusuyla, eskiye ait
birbirinden güzel ev, köşk ve villalarıyla nefis bir sayfiye
yeri imiş. Buradan şehri seyretmek bir harika. Bütün şehir
gözlerimizin önünde serili sanki. Evet… Vakit daralıyor ve
hızlı olmak zorundayız. Nevşehir’e dönüyoruz tekrar…Burada
da Hacı Bektaş Veli’nin türbesi ve mezarlığını dikkatli bir
şekilde dolaşıyoruz. Büyük bir alan. Sırayla bütün
mezarların başında dualarımızı edip ziyaretlerimizi
tamamlıyoruz.
1964 yılından bu yana 16-18 Ağustos tarihleri arasında belki
de Türkiye’nin en hacimli etkinliği olarak Hacı Bektaş
Veli’yi Anma Törenleri aralıksız 40 yıldır burada
düzenlenmekte olduğunu hatırlatayım.
Gezinin sonlarına doğru ilerlemekteyiz. Bu gezi hakkında
yazı yazma görevini ben üstlendim. Yazma konusunda ehil bir
kişi değilim. Bu nedenle hatalarım olduysa affınıza
sığınıyorum. Bu geziyi en güzel şekilde nasıl
anlatabilirimin kaygısını taşıdım yol boyu. Kapadokya gezisi
çok güzel ve verimli geçti. Belki bir daha gelmeye fırsat
bulamayacağım böylesi bir gezi yapmak ve de bunu Tarih ve
Kültür Araştırmaları Derneği ayrıcalığı ile tamamlamak çok
büyük kazanımlar yaşattı bana. Organizasyondan çok memnun
kaldığımı(zı) ve beklentilerimin çok üzerinde geçtiğini
belirtmek isterim. Her şey düşünülmüş, hazırlıklar günler
öncesinden ayarlanmış. Gezimizin ilk günü öğle yemeği
yediğimiz Taşhan yemek lokantası çok güzeldi. Dışardan
bakınca iç güzelliğinin asla tahmin edilemeyeceği bir yerdi.
Yolculuk esnasında kurulan arkadaşlıkların tadı ise bambaşka
lezzetler bıraktı hepimizde. Kısa zamanda kaynaşma sağlandı.
Ömür Bey’in yolculuğumuzun başından beri bizlere
‘birbirimizle kaynaşalım’ telkinlerini hepimiz birer görev
addedip uygulamaya çalıştık. Dönüş yolunda yine Ömür Bey’in
ısrarları ile sırayla herkesin mikrofona çağrılıp kendini
tanıtması ve gezi hakkındaki düşüncelerinin aktarılmasıyla
alâkalı bir konuşma yapmak fikri başta hepimizi biraz gerdi.
Herkes kendisine sıra gelene kadar kalkınca neler
söyleyebileceğinin provasını yapıyordu. Fıkralar
anlatılıyor, söylenen şarkılara eşlik ediliyordu. Ortam
sıcak bir havayla sarmalanmıştı.
Ve bugün Kapadokya bölgesinde yaşayanlar, bir
büyülü diyarda, beyaz bir toprak, muhteşem bir gün batımı,
üzüm bağları arasında ne kadar mutlu olmaları gerektiğini ve
ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mı acaba...
Gördüklerimiz hayalden gerçeğe dönüşmüş olsa
da mesafeler korkutmamalı gözümüzü, bir kere görmek
yetmemeli bize. Düşlerimizdeki Kapadokya tüm gerçekliğiyle
nakşedilse de zihnimize, içimizdeki atları sürmeliyiz
üzerine…
Ve şu fikre kapılıyor insan elinde olmadan…
Binlerce yıl geçse de üstünden, aslında en
ortak paydamız …
İNSAN OLMAK…
BU ÖYLE BİR ŞEY Kİ…BÜTÜN FARKLARI KALDIRIYOR
ORTADAN…
Ve bizi anlar kılıyor, orada neler
yaşandığını binlerce yıl önce ve hatta neler yaşanacağını
binlerce yıl sonra bile…
*****
Yolcuğumuzun favori şarkısı ve bizlere güç veren sesiyle
seslendirdiği “Karadır kaşların” türküsünün eşsiz yorumcusu
Ömür Bey’in sesi hala kulaklarımdaJ
Evet arkadaşlar bir daha…
Karadır kaşların ferman yazdırır
Bu dert beni diyar diyar gezdirir
Lokman Hekim gelse yaram azdırır
Yaramı sarmaya yar kendi gelsin
Ormanlardan aşağı aşar gelirim
Nazlı yâri kaybettim ağlar gezerim
Ormanların gümbürtüsü başıma vurur
Nazlı yârin hayali karşımda durur
Karadır kaşların benzer kömüre
Yardan ayrılması zarar ömüre
Kollarımdan bağlasalar zincire
Kırarım zinciri vararım yâre
Ormanlardan aşağı aşar gelirim
Nazlı yari kaybettim ağlar gezerim
Ormanların gümbürtüsü başıma vurur
Nazlı yarin hayali karşımda durur
Her şey için TEŞEKKÜRLER!...
 |